Yazılar

Depremden korkma, SGK’dan kork-Osman Öztürk

“SOSYAL GÜVENLİK KURUMU (SGK) BAŞKANLIĞINDAN (Reçete Temini Hakkında-Van Deprem Bölgesi)

23 Ekim 2011 tarihinde Van ilinde yaşanan deprem nedeni ile Medula Eczane Provizyon Sisteminin çalışmadığı veya çalıştığı halde çeşitli sebeplerle hak sahiplerinin ilaçlarını temin edemedikleri bilgisi kurumumuza ulaşmıştır.

Bilindiği üzere Sağlık Uygulama Tebliği’nin … provizyon alınamaması başlıklı maddesinde; “ (1) … MEDULA sisteminden kaynaklanan arıza nedeniyle hasta takip numarasının alınamadığı süre zarfında Kurum sağlık yardımlarından yararlanma hakkının olduğunu yazılı olarak beyan etmek veya belgelemek suretiyle müracaat eden kişilerin sağlık hizmetleri Kurumca karşılanır. ...” hükmü,

Ayrıca yine Sağlık Uygulama Tebliği’nin 9.2.1. maddesinde “.....Ayrıca kurumdan kaynaklanan sebeplerden dolayı elektronik ortamda kuruma fatura edilemeyen sağlık hizmet bedellerinin manuel olarak fatura edilebileceği” hükmü yer almaktadır.

Bu nedenle genel sağlık sigortalısı ve bakmakla yükümlü bulundukları kişilere eczanelerce sağlık hizmetlerinin kesintisiz sunulması gerekmektedir. Sunulan sağlık hizmetlerine ait reçete bedellerinin öncelikle sistem çalışır hale geldikten sonra Medula sistemi üzerinden gönderilmesi, ancak bunun çeşitli nedenlerle mümkün olmaması halinde Sağlık Uygulama Tebliği’nin 9.2.1. Sağlık Kurum ve Kuruluşları Faturalarının Düzenlenmesi başlıklı maddesine göre manuel olarak fatura edilmesi gerekmektedir.

Dikkat Edilecek Hususlar

*Kurum sağlık yardımlarından faydalanan kişilerin tedavileri sonucu düzenlenen reçete muayene katılım payı (2 TL ve 3 TL) eczane tarafından tahsil edilecektir.

*Eşdeğer ilaç uygulaması gereğince oluşabilecek ilaç fiyat farkı eczane tarafından hastadan elden tahsil edilecektir.

… … …

*Muayene katılım payları 01.Aralık.2011 tarihinden sonraki reçetelere aktarılacaktır.”

SGK’nın web sitesinde yayınlanan Genel Müdür Vekili Prof. Dr. R. Murat Karaşen imzalı, 26 Ekim 2011 tarihli yazı aynen böyle.

Vatandaş can derdine düşmüş, SGK üç liralık alacağının peşinde!..

***

Olayı kamuoyuna Ankara Tabip Odası duyurdu.

Türk Tabipleri Birliği de…

Vatandaşların günlerdir yaşadığı acı, üzüntü, yoksunluk, deprem psikolojisinin yarattığı kaygı yetmezmiş gibi, bir de SGK’nın olağandışı koşullarda verilmeye çalışılan sağlık hizmetleri için katılım payı istemesine tepki gösterdi.

SGK, web sitesindeki yazıyı tepkilerin ardından kaldırdı.

Genel Müdür Vekili de Anadolu Ajansı’na açıklama yaptı.

Meğerse yanlış anlaşılmışlarmış.

Afetzedelere karşı duyarsızlıkları, depremzedelerden katılım payı alınması söz konusu değilmiş.

***

Peki web sitelerindeki o duyuruyu niçin yapmışlar, derseniz…

O da şöyleymiş…

Şimdi efendim, afet bölgesinde zaten açık eczane yokmuş.

Açık eczane nerede olabilirmiş, ancak deprem bölgesinin dışında olabilirmiş.

Bu eczaneler hangi şekilde vatandaşa hizmet vereceklerine dair kendilerine ciddi sorular soruyorlarmış…

Kendilerinin de suistimalleri engelleyecek bir takım uyarılar göndermeleri gerekiyormuş.

“Reçete Temini Hakkında-Van Deprem Bölgesi” başlıklı duyuruyu da…

Van dışındaki eczaneler için yapmışlarmış.

İster inanın, ister inanmayın!..

BirGÜN Gazetesinden alınmıştır

İmamın Ulusalcıları-Osman Öztürk

“TTB genel Kurulu gelecek yıl 2 dilde olsun önerisi”…

F Tipi portaldaki haberin başlığı böyleydi.

Devamında…

Türk Tabipleri Birliği’nin 1-2 Temmuz’da gerçekleştirilen 60. Büyük Kongresi’nin ilk gününde…

Açılış konuşmasını BDP eş Başkanı Hamit Geylani’nin Kürtçe başlayarak yaptığı…

İkinci gününde ise…

Başta muayenehaneler olmak üzere hekimlerle ilgili de sorunların konuşulduğu (“de”ye dikkat) konuşmalarda siyasi içeriğin daha fazla yer aldığı...

İstanbul Tabip Odası’nın bir Yönetim Kurulu üyesinin ise gelecek TTB Genel Kurulu’nun Türkçe-Kürtçe olarak iki dilde yapılması önerisini getirdiği belirtiliyordu. (“Öneri”nin oylanıp oylanmadığı, kabul edilip edilmediği tabii ki yazılmamıştı.)

***

Tahmin edebileceğiniz gibi TTB Kongresi gerçekte böyle geçmemişti.

Tersine…

Hekimlik ve sağlık ortamıyla ilgili konuşmalar ülke gündemiyle ilgili olanlardan çok daha fazla yer tutmuştu.

Açılış konuşmasını da, doğal olarak, TTB Başkanı yapmıştı.

Zaten ister TTB’de; ister başka bir meslek örgütü, sendika, siyasi parti ya da köy derneğinde olsun…

Kongrelerin açılış konuşmalarını konuklar değil, o örgütün başkanları yapardı.

Ama doğruluktan, dürüstlükten bîhaber, hekimlik ve gazetecilik ahlâkından nasibini almamış olan için bunların hiç önemi yoktu.

Mühim olan…

Eksik gedik, yalan yanlış ifadelerle okuyucuların tepkisine yol açacak hayali bir tablo yaratmak…

Böylece TTB’yi fetokulliye getirmekti.

***

F Tipi portalın politik kimliğinden habersiz bazı okuyucuların tepkileri neyse de…

Asıl ilginci…

İzmir Tabip Odası’nın “ulusalcı” yönetiminin de F Tipi portala açıklama göndererek fetokulliye katılması oldu.

TTB’nin 60. Genel Kurulu’nda yaşananlar, “Bir çuval inciri berbat etmek” özdeyişiyle tanımlanabilirdi.

Aslında, bu süreçteki gözlemleri; TTB’nin genel performansının hekim kitlesi üzerinde olumlu bir izlenim bıraktığı yolundaydı.

Ne yazık ki, Genel Kurul’da hekimleri ve hekimliği ilgilendirmeyen konu başlıkları zamanın önemli ölçüde yitirilmesine yol açmış ve gündemdeki asıl sorunlar yeterince tartışılamadığı gibi bu başlıklara ilişkin çözüm üretilmesi de söz konusu olamamıştı.

Bu bağlamda, son TTB Genel Kurulu’na egemen olan söylemleri kınıyorlardı.

Bu arada üyelerine de meslek örgütlerinden kopmamaları çağrısı yapıyorlardı…

F Tipi portal aracılığıyla.

***

Sanki tabip odasının kurumsal kimliğini kullanarak, sabah akşam “Silivride’ki Yurtseverler Serbest Bırakılsın” kampanyası yürütenler (buradaki “yurtsever”ler, Doğu Perinçek, Veli Küçük, İbrahim Şahin, vb. oluyor)…

Sanki 12 Haziran seçimlerinde işi gücü bırakıp Doğu Perinçek’in seçim kampanyasını organize edenler kendileri değilmiş…

Sanki TTB Kongresi’nde Kürt sorunuyla ilgili ilk konuşmayı İzmir Tabip Odası’nın “eski” Başkanı (yoksa “mevcut” mu demeliydim?) yapmamış gibi…

Sureti haktan görünmelerini bir kenara bırakıyorum da…

Benim midemi bulandıran…

Sözde AKP ve Fethullahçılar’la can düşmanı olanların…

İş sol düşmanlığına gelince bu kadar omurgasız olabilmeleri.

Aynı kumpas içinde yer almayı midelerinin kaldırabilmesi…

Karınlarının, tıpkı Fethullahçılar gibi, böylesine geniş olabilmesi.

Bir keresinde “genetiği değiştirilmiş ulusalcı” diye yazmıştım haklarında.

Belli ki yetmezmiş…

Genetikleriyle oynata oynata…

“İmamın Ulusalcısı” olmuş bunlar.


13.07.2011/BirGÜN

AKP'nin sağlığı Amerikanlaştırması-Selçuk Candansayar

Türkiye'de AKP eliyle yürüyen yapısal dönüşümün ne menem bir süreç olduğunu anlamak için sağlık sistemi çok iyi bir örnek. Ekonomik yapı vahşi kapitalizme evrilirken ideolojik düzeyde popüler bir söylemle halkın rızasının nasıl inşa edildiğini sağlık alanında olan bitene bakarak görmek mümkün. Stratejinin adımları belli bir model etrafında eyleme dönüyor. İlkin varolan yapısal sorunların neden olduğu sıkıntıların sorumluluğu kişiselleştiriliyor. Sağlıksa, gözü paradan başka bir şey görmeyen doktor tipi, deyim yerindeyse halkın önüne atılıyor. Eğitimde aynı sorumluluk öğretmene yıkılıyor. Sanki vatandaşın sağlık hizmetinden yararlanmasının önündeki tek engel ahlaksız doktorlarmış propagandası yapılıyor. Sanki doktorlar hastanelerde hastaları görmemek için uğraşıyorlar, hastalara kötü davranıyorlar, bilerek tedavi etmiyorlar, tek istedikleri para söylemi pompalanıyor. Ardından vatandaşa istediğin doktoru seni muayene etmesini sağlayacağım, hastaneye gittiğinde prof istersen prof, uzman istersen uzman seni muayene edecek yalanı söyleniyor. Sanki her hastayı profesör muayene etmeliymiş, doğrusu buymuş gibi bir algı oluşturuluyor.

Aynı anda sanki beş bin kişiye bir sağlık ocağı açılacak kanunu 50 yıldır yokmuş gibi, aile hekimlerinin mahallede vatandaşın ayağına gideceği söyleniyor. 1960 yılında yasalaşan sağlık hizmetlerinin sosyalleştirilmesi yasası bu ilkeyi elli yıl önce getirmişti. Ama 50 yıldır bu ilkeye göre davranan tek bir hükümet olmadı. Türkiye'de elli yıldır yasaya göre gebeler sağlık ocağı ebelerince evde takip edilmeli zaten ve tüm çocukların aşıları ücretsiz olarak da yapılmalı. Ama AKP dahil tüm hükümetler sağlık ocaklarının çökmesi için ellerinden geleni artlarına koymadıkları için, sağlık ocakları ebe ve hemşire kadroları tamamlanmadığı için ve sağlık ocakları yasaya göre değil politik tercihlere göre açıldığından sistem işlemezken, sanki sistemin kendisinin ahlaksız doktorlar tarafından çökertildiği iddia ediliyor. Ardından vatandaşa istediğin hastaneye sevksiz sadece nüfus cüzdanınla gidebileceksin deniyor. Bu çok doğru gibi görünen uygulama eskiden sağlık güvencesi nedeniyle ücretsiz aldığı sağlık hizmetinin örtük bir şekilde ücretli hale getirilmesine de yarıyor. Vatandaş eskiden sağlık ocağında ya da sevk alarak gittiği hastanede sağlık güvencesi varsa tek kuruş ödemeden muayene ve tedavi olabilirken şimdi elini kolunu sallayarak girdiğini sandığı aile hekiminde ve istediğine gidebildiği hastanede katkı payı ödeyerek muayene olabiliyor.

Katkı payları şimdilik çok küçük gibi görünüyor, ama şimdilik. Vatandaş aslında sosyal güvencesi için prim yatırmasına karşın her muayene olduğunda katkı payı da ödüyor. Para, eczaneler üzerinden tahsil edilerek, sağlık hizmetinin aslında herkes için paralı hale geldiği saklanıyor.

Çok basit bir örnek öğretim üyesi olarak çalıştığım tıp fakültesi hastanesinde bir öğretim üyesi arkadaşıma muayene olarak reçetemle eczaneye gittiğimde, eczacı benden 20 TL katkı payı aldı. Neden mi? Çünkü aile hekimime gitmeden doğrudan üniversitede muayene olmuşum da ondan. Sanki sağlık hizmeti ulaşılabilirmiş gibi yapılırken aslında paralı hale getirilmiş oluyor. Para üzerinden dönen her hizmetin kaçınılmaz olarak kârlılığı temel alması zorunluluğu, doktorları artık hastanesine para kazandırabildiği oranda para alabilen işçiler haline getiriyor. Bu dönüşüm Tıp fakültelerinin eğitim, araştırma kurumları olmaktan çıkıp, ticarethanelere dönmesini zorunlu kılıyor.

AKP, tek tek ahlaksız doktorların muayenehanelerini kapatmakla övünürken Tıp fakülteleri ve kendi hastaneleri dahil, aile hekimi ofislerine kadar tüm sağlık sistemini muayenehaneleştiriyor. Böylece muayenehanede çalışan hekim kendi işinin sahibiyken yeni yapıda devasa bir muayenehane haline gelen hastanelerde çalışan işçiye dönüşüyor.

Vatandaş mı? Aslında onun için değişen bir şey yok. O eskiden olduğu gibi hâlâ muayenehaneye gidip para ödemek zorunda. Tek değişen muayenehanenin kapısında Sağlık Bakanlığı Hastanesi, Tıp Fakültesi Hastanesi ya da özel hastane tabelası asılı.

Peki kim kazanıyor? Sadece ilaç şirketleri, tıbbi teknoloji şirketleri ve sigorta şirketleri. Bugün 4 ila 20 lira olan katkı payları yarın 50, 100, 500 liraya çıktığında yapısal dönüşüm tamamlanmış ve Türkiye, dünyanın en kötü ve bozuk sağlık istemine sahip olan Amerikan sağlık sistemine geçmiş olacak. Zenginler mi? Onlar için değişen tek şey sağlık hizmeti için ABD'ye gitmelerine gerek kalmayacak, ABD'nin lüks ve pahalı sağlık hizmetleri onların ayağına gelecek zaten.

 

BirGÜN Gazetesinden alınmıştır