Seçtiklerimiz

...12 Eylül-Haluk Başçıl

EMEKÇİLER,  İŞÇİLER PENCERESİNDEN 12 EYLÜL!

Niçin 12 Eylül'de Silahlı Kuvvetler darbe yaptı?

Darbe yapılmasını kimler istedi?  Niçin istedi ?

Bu ve benzeri sorulara, bazı kesimler bugün bulunduğu yerden ve canının istediği gibi cevaplar veriyor. Ya işçilerin, emekçilerin bu sorulara cevabı nedir? İşçilerin, emekçilerin penceresinden, bugünün Türkiye'sinden, 1970 li yılların Türkiye'sine kısa bir yolculuk işçi sınıfının  kendi geçmişini hatırlayarak hem bugünü hem de 12 Eylül referandumunu daha iyi anlamasına kolaylaştıracaktır.

70'li yılların ikinci yarısı (12 Eylül Faşist darbesi öncesi), patronların emek sömürüsüne karşı işçilerin hak ve adalet mücadelesinin yoğun olarak sürdüğü yıllardır. İşçiler insanca yaşam için gerekli olan ücreti istiyorlar ve bunun için her yıl artan sayıda grevlere binlerce işçi katılıyordu. İşçiler sadece ücretleri için değil siyasi talepleri içinde grevler yapıyorlardı.  Eşitlik, özgürlük, adalet istiyorlar ve sömürünün olmadığı bir dünyaya doğru koşuyorlardı

Yıl 1977...

59 işyerinde toplam 3.622 güne ulaşan grevlere 15.682 işçi katılır. Patronların grevler nedeniyle kaybettikleri işgünü sayısı: 1.397.124 gündür. Bu grevlerde işverenin ilan ettiği lokavt sayısı ise 15 olup işten atılan işçi sayısı da 1.448'dir.

Yıl 1978...

87 işyerinde 9.748 işçinin katıldığı grevlerin süresi 4.457 gün olup patronların kaybettiği işgünü sayısı ise 426.127'dir. Lokavt sayısı  bir önceki yıla göre 33' e çıkarken işten atılan işçi sayıda 7.591'dir.

Yıl 1979...

126 işyerinde toplam 10.529 gün süren grevlere katılan işçi sayısı 21. 011'dir. İşverenlerin kaybettiği işgünü sayısı ise 1.147.721 güne ulaşmaktadır. Bir önceki yıla göre grevlerin daha da artmasına rağmen işverenlerin ilan ettiği lokavt sayısı 15 de kalırken çıkarılan işçi sayısı da 968'dir.

Yıl 1980... Yani 8 aylık bir dönemde...

220 işyerinde toplam 24.474 güne ulaşan grevlere 84.832 işçi katılmıştır. Patronların bu grev süresince kaybettikleri işgünü sayısı 1.303. 253 olup,  emek-sermaye çatışmasının geçen yıllara göre daha da şiddetlenerek sürdüğü bir yıldır. İşverenlerin bu yılda ilan edebildikleri lokavt sayısı 21 olup, işten çıkardığı işçi sayısı da 1.064'dür.

Giderek artan grevler karşısında işverenler lokavt silahlarını kullanamaz hale gelirken, hükümetler de patronların istekleri doğrultusunda hem grevlerin sayısını hem de erteleme zamanını giderek arttırmışlardır. 1978-1980 arasında 2 yılda 88 grev ertelenmiştir. Toplam erteleme süreleri 1978 yılında 750 gün iken bu erteleme günleri 1979 yılında 1.650, 1980 yılında ise 3.120 güne çıkmıştır.

İşçiler, ücretlerinin ve çalışma koşullarının iyileştirilmesinin yanı sıra 20 Mart 1978 ‘Faşizmi İhtar Eylemi', 15 Şubat 1980 Tariş işçilerine destek için de grev ile hayatı durduruyorlardı. İşçilerin ve emekçilerin ekonomik siyasi talepleri siyasi düzenin sınırlarını zorluyordu.

Tariş işyerinde işçilerin mücadelesi işyerlerine işgale dönüşüyor ve yoksul gecekondu mahalleri de işçilere yoğun destek veriyordu. İşçi aileleri ve yoksul halk, devrimciler mahallerde panzerlere karşı barikatlar kuruyor, şehirlerarası yolu kapatıyorlardı. İşçilerin, emekçilerin mücadelesi fabrikalarla sınırlı kalmıyor, yaşadıkları gecekondu mahallerine de hızla yayılıyor, yoksul mahalleler sermaye düzenine başkaldırıyordu.

Ne patronlar ne de onların hükümetleri işçilere, yoksul halka söz geçirmez hale geliyorlardı. Sermayenin düzeni çatırdamaya başlamıştı.

Patronlar, emperyalist-kapitalist sistemin sömürü düzenini devam ettirmek, zenginliklerini korumak için askeri gücünü devreye soktu. Silahlı güçlerini iktidara el koymaya çağırdı. Patronlar sivil elbiselerini çıkarıp yerine askeri elbiselerini giydiler. Patronlar kulübü başkanı: "şimdiye kadar işçiler güldü, şimdi biz güleceğiz" sözleri ile ne yapacaklarını işçilere duyurdu.

Grevler yasaklandı...

Sendikalar kapatıldı...

İşçiler ve sendikacılar gözaltına alındı...

Baskı ve zulümle işçilere geçmişte yaptıklarının hesabı soruldu...

Eşitlik, özgürlük, adalet ve sömürünün olmadığı bir ülke hayalleri kırılmaya çalışıldı...

Bir daha böylesi bir durumla karşılaşmamak, sömürü düzenlerini rahatça sürdürmek için önlemler aldılar. Anayasa'yı, Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt' yasasını yeniden yaptılar.

Patronlar, silahların gölgesi altında yaptırdıkları bu düzenlemelerin daha sonraki sivil elbiseli dönemlerde de aynı şekilde sürmesini sağlayacak yapılar oluşturdular. 12 Eylül askeri yönetimi sonrasındaki tüm sivil yönetimler (yaklaşık 30 yıldır) sömürge tipi faşizmi pekiştirici 12 Eylül'ün özünü oluşturan düzenleme ve yapılanmaları bu güne kadar sürdürdüler.

24 Ocak 1980 kararları ile başlayan ve 12 Eylül Askeri Rejimi ile oluşturulan neo liberal sömürü düzeni kendisinden sonra gelen sivil hükümetler eliyle varlığını ve emek düşmanı karakterini günümüzde de sürdürmektedir. Bunun somut örneklerini tüm sivil hükümetlerde görebileceğimiz gibi AKP Hükümeti'nin uygulamalarında da görmekteyiz. AKP Hükümeti, ‘Avrupa Birliği Uyum Süreci' doğrultusunda  uyum yasalarını arka arkaya çıkarıyor. Çıkarılan yasalardan bir tanesi de, Avrupa Konseyi'nin Gözden Geçirilmiş Avrupa Sosyal Şartı'dır.  AKP Hükümeti bu yasayı 27 Ağustos 2006 yılında TBMM'de onaylarken sadece sendikalar ve sosyal haklar konusundaki bazı maddeleri kabul etmedi

"Çalışanların kendilerine ve ailelerine iyi bir yaşam düzeyi sağlayacak ücret hakkına sahip olduklarını tanımayı",(Madde 4/1)

"En az dört haftalık ücretli izin sağlamayı",(Madde 2/3)

"Örgütlenme Hakkı" (Madde 5)

"Toplu pazarlık -grev hakkı dahil toplu eylem hakkı-"(Madde 6)

AKP Hükümeti'nin kabul etmediği bu maddeler, onun işçi haklarına, emekçilere nasıl baktığını ve sömürü düzenin devamından yana nasıl bir gayret içinde olduğunu göstermektedir.

AKP Hükümeti hazırladığı Anayasa değişikliği paketinde, sendikal örgütlenme ve grev hakkına ilişkin düzenlemelerde işçiler, çalışanlar lehine hiçbir düzeltme yapmamaktadır. Bu düzenleme bazı sendika ve siyasal yapılarca:

‘İlk defa sendikalaşma adına olumlu adımlar atılıyor. Yine ilk defa 12 Eylül Anayasa'sı deliniyor.'

‘Memurlara toplu sözleşme hakkı getiriyor',

‘Grev hakkının önündeki engelleri kaldırıyor',

şeklinde sunuluyor. Tüm iktidar döneminde emekçilerin, işçilerin durumlarını gerçek anlamda iyileştirecek, sermaye-emek çatışmasında emekten yana tek bir yasa çıkarmamış ve AB muktesebatı lafları arasında TBMM'de "Örgütlenme Hakkı", "Toplu pazarlık -grev hakkı dahil toplu eylem hakkı-"nı reddeden AKP'nin kamu emekçilerine toplu sözleşme ve grev hakkı verdiğini söylemini yaymaya çalışıyorlar. Kendisini sol da tanımlayan bu yapılanmaların yanı sıra bazı sarı sendikalar emek-sermaye çatışmasından ve ondan kaynaklanan diğer çelişkiler üzerinden hayata bakmak, onu açığa çıkarmak yerine tam tersine bunu gizleyen bir bakışı ısrarla öne çıkarıyorlar.

AKP Hükümeti de kamu çalışanları sendikalarını gerçek sendika kimliğine ulaştırmıyor. Daha önceki iktidarlar gibi kamu çalışanları sendikalarının bir nevi ‘kamu çalışanları derneği' konumunun devam ettirilmesini istiyor ve Anayasa'ya koyuyor. Böylelikle de, başta toplu pazarlık hakkı olmak (ekonomik talepler) ve eşitlik, özgürlük ve adalet (siyasi talepler) mücadelesinin de en önemli araçlarından birisini oluşturan grev ve sendikal örgütlenme hakkını birbirinde ayırıyor. Bunlardan birisinin verilmesini kapının aralanması olarak görüp buradan da diğer haklarında elde edilebileceği yanılgısının peşine düşenler, ‘evet, ama yetmez' mantığıyla Referandumda EVET oyu kullanılması çağrısında bulunuyorlar.

12 Eylül faşist darbesinin ürünü olan anayasanın faşist muhtevası korunarak yapılan sivil makyajın, işçilere - emekçilere, topluma; ‘demokratikleşme, 12 Eylül rejimi ile hesaplaşma' olarak yutturulmaya çalışılmasına soldan ve emek örgütlerinden destek olanlar bu politik kararlarını tüm yaşamları buyunca sırtlarında taşıyacaklar ve sonuçlarına katlanmak zorunda kalacaklardır.

12 Eylül Faşist Darbesinin Faşist Anayasası'na da,

AKP'nin Faşist Anayasası'na da,

Sömürü Düzenine de

Hayır... Hayır...

BirGÜN gazetesinden alınmıştır